27 Mayıs 2008 Salı
Sıradan Bir Pazar
Aslında sıradan bir gün sayılırdı.Sabah,başkalarının öğle vakti dediği bir zaman zarfı içerisinde kalktım.Güne klasik bir başlangıç yapmak için,pijamalarımla dışarı çıkıp,zerre hoşlanmadığım herhangi bir komşuma günaydın diyip,sabah evin önüne bırakılmış gazetelerimi alıp,bornozumla kahvaltı sonrası,keyifle kahvemi yudumlarken gazetelerimi okumaktı amacım.Bu suretle,daha yüzümü bile yıkamadan kendimi dışarıya attım.Bahardan olsa gerek hava ne çok soğuk ne de çok sıcaktı.Kapının önünde güneşi selamlayıp tüm dünyanın gamını kasvetini atarcasına esnedim.Esnerken gözüm ayaklarıma takıldı.Ve gördüğüm bu manzara karşısında bir anda afalladım çünkü ayağımdaki beyaz havlu çoraplar,yukarıdaki tüm o klasik pazar sabahı tasvirlerimi altüst etmişti.Ben ayağımdaki beyaz çoraplara bakarken,yan komşumuz Halime teyze o vakur bakışlarıyla üstten aşağıya beni süzüyordu.Bu klasik pazar sabahı gittikçe esrarengiz bir hal almaya başladı.Ben konsepte uygun olsun diye günaydın bayan halime dedim.Fakat bu konsepte uygun davranmaya sadece ben dikkat ediyordum zira halime teyze evladım sen hiç mi terbiye almadın ailenden,büyüklere böyle mi hitap edilir sığır diye bir nida sanatı kullanarak haykırdı.Bu içten haykırış bir anda beni kendime getirdi.Evet burası televizyondan izlediğimiz o iki katlı müstakil evlerden oluşmuş yeşillikler içindeki bir kasaba değildi.Burası İkitelliydi ve sabahları burada o bisikletle gazete dağıtan çocuklardan yoktu.Yerde de zaten gazete değil gece rüzgarın nereden getirdiği belli olmayan siyah naylon pazar poşetleri vardı.Bu uçuşan pazar poşeti ayağıma yapıştığı zaman halime teyzenin neden bu kadar kızdığını anlamıştım.Burası New Jersey değildi ve benim üzerimde de zaten bornoz yoktu sadece uzun paçalı halk arasında şaban donu diye tabir edilen bir altlık ile omuz bağlarından biri kopmuş bir atlet vardı üzerimde.Hemen mahallenin tepkisini çok fazla çekmemek için,birazda halime teyzenin iki tane izbandut gibi oğlundan efsanevi(legen.....wait for.......dary) bir dayak yememek için içeriye hızlı adımlarla daha doğrusu koşarak girdim.hepsi şu lanet amerikan filmleri yüzünden oluyor,çok fazla seyrediyorum ondan sonra gaza gelip evimizin altında içinde hertürlü zerzevatın bulunduğu bir garaj arıyorum amma ve lakin karşıma sadece düzensiz bir biçimde istiflenmiş kömür torbaları çıkıyor.Ulan ortam müsait değil bari kahvaltıyı filmlerdeki gibi yapayım diye düşünürken,mutfaktan pazar günlerimizin fiks menüsü olan menemen kokusunun gelmesiyle tüm hayallerim suya düştü.Arkadaş,yıllardır yaban mersini özlü ahududulu tartların camın önüne konmasını beklerken karşımda tüm ihtişamıyla menemen duruyordu.Sorarım size dünyada kaç yazar,şair,filozof menemen yiyerek büyümüştü.Baudelaire ın önüne sabah kahvaltıda annesi menemen koysaydı,adam hayata küsüp hiç Kötülük Çiçekleri ni yazar mıydı? Tüm iştahım kaçmıştı.Kahvaltıdan da umudu kesmiştim bari sorunlu ergen moduna girip prim yapayım istedim ve aç değilim ben odama çıkıyorum dedim.Salonda biraz gezindikten sonra farkettim ki bizim evde benim ayrı bir odam yoktu.Ben de hayata isyankar bir bakış atarak,oturdum sofraya ve hayattan intikam alırcasına menemenin dibine dibine ekmeğin ucu ile bandım.Tam beşinci bardak çaya niyetlenmiştim ki babam, o yüreği elindeki çocuk bana seslendi.Dikkat ederseniz bu noktada batı kültüründen vazgeçip doğu kültürüyle barışık bir şekilde devam ettim ne yapalım şartlar bizi buna zorluyor.Neyse yüreği karadenizin hırçın dalgaları gibi çarpan elleri her daim toprak kokan babam bana seslendi.Beyefendi sabahlara kadar televizyon başında pinekliyorsun,ondan sonra seni sabah kaldıramıyoruz,ulan hiç mi düşünmüyorsun bu elektrik faturası nasıl ödeniyor diye? o anda oldukça duygulandım ve gözyaşlarımı tutamayarak babamın ellerine kapanıp hayat bize yalan söyledi baba,büyüdükte ne oldu ömrüm kederle doldu.Ey hayat sen şavkı sularda bir dolunaysın diye tüm safhane duygularımı dile getirdim. Bu duygusal hezeyanlar karşısında babam da çok etkilendi.O ne kadar saklasada ben onun gözlerinden içindeki tüm buhranları görebiliyordum.Fakat ben gördüklerimi yanlış anlamış olacağım ki babam birden sinirle bana döndü.Meğer benim onun gözlerinde gördüğüm duygu sinirden mütevellit kızgın bakışlarmış.Ulan kaç yaşına geldin,hala çocuk gibi bişey olduğu zaman ağlama numarası yapıyorsun diye bana çıkıştı.Aslında tam fırsatını bulmuştum.O filmlerden gördüğüm baba-oğul atışmalarından birini yapabilirdik amma işte burası New Jersey değil İkitelliydi ve babamın adıda John değil Dursun Ali ydi.Baskılar bizi yıldıramaz,ben özgürlüğüne düşkün,asi,kafasına estiğini yapan,çılgının tekiyim diye tepki koymak istedim ama yarın pazartesiydi ve halk arasında haftalık denen olguyu tüm toplumun üretim ve tüketim ilişkilerini düşünerek sekteye uğratmamam gerekiyordu zira tarih Marks ın da dediği gibi ekonomik ilişkiler üzerine kurulmuştu.Hiçbrşey söyle(ye)meden olay mahalinden uzaklaştım.Fakat uzaklaşma eylemi iki çekyat ileri olunca ister istemez kendimi toplumların en küçük yapı birimi olan ailenin ortasından alamadım.Durumdan nasıl kurtulacağımı düşürken ve tüm o filmlerdeki manevraların başarısız olacağını anladığım an insanlık tarihindeki yeri tartışılmaz olan çağımızın iletişim aracı telefon çaldı.Arayan mahalleden arkadaşım Rasim di ve askerden yeni dönmüştü.....(Devam edecek)
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder